7 Mayıs 2012 Pazartesi

vahşet





Bizi gaflete sürükleyen, vahşetle ilgili dar fikrimizdir. Genelde yüreğimizin dayanmadığı şeylere vahşice deriz, yüreğimizin kaldırdığı, bize sıradan gelen şeylerse vahşice görünmez. Dolayısıyla, vahşilik hep başkalarına aittir, fakat ondan uzak duramadığımız için, bize ait olduğu anda onu inkâr ederiz.

Alışkanlığımız (geleneklerimiz, gücümüz) gereği, sadece gizli gizli yıkmayı severiz; korkunç ve büyük yıkımlara –en azından bize böyle görünenlere– karşı çıkarız. Yıktığımızın olabildiğince az farkında olmayı tercih ederiz.
GEORGES BATAILLE, “The Cruel Practice of Art”

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Hayvanlara Bakmak III – Beyaz Kuş

                          
                         

Fransa’da, Haute Savoie’nin bazı yerlerindeki köylüler, uzun kış ayları boyunca mutfaklarına ve belki de dua odalarına asmak için tahtadan beyaz kuşlar yaparlar. Epi topu elli gram çeken bu hafif tahta kuşlar, genellikle, hava akımıyla hareket etsinler diye bir ocak rafının veya kirişin üzerine asılır. Bunlar, geleneksel bir kalıba göre işlenmiş, basit, ev yapımı nesnelerdir. Gelgelelim, tam da bu basitliğin verdiği, onlara bakan herkese hoş ve gizemli görünmelerini sağlayan niteliklere sahiptirler.
Kent hayatı daima doğayla ilgili aşırı duygusal bir görünüm yaratmaya meyletmiştir. Doğa bir bahçe gibi düşünülür, veya pencereden görünen bir manzara, ya da bir özgürlük arenası. Oysa köylüler, denizciler, göçebeler doğayı iyi tanırlar. Doğa, enerji ve kavgadır. Hiçbir vaat olmadan var olandır. Eğer insan doğayı bir arena, bir sahne olarak düşünecekse, bu, iyilik kadar kötülüğe de meydan veren bir sahne olmalıdır. Doğanın enerjisi ürkütücü derecede kayıtsızdır. Yaşamanın ilk şartı, sığınmadır. Doğadan sığınma. İlk dua, korunmak için edilendir. İlk hayat belirtisi, acıdır.
İşte güzellikle, bu kasvetli doğa bağlamı içinde karşılaşılır ki bu karşılaşma doğası gereği ani ve beklenmediktir. Fırtına yatışıp diner, deniz boz bulanık bir renkten zümrüt rengine döner. Bir heyelanın sürüklediği taşın altında bir çiçek biter. Gecekonduların üzerinde ay yükselir. Nasıl karşılaşırsak karşılaşalım güzellik daima bir istisnadır, hep birşeylere rağmen var olan’dır. Bizi etkilemesi de bundandır.  
Elbette belirli bir topluluğun doğada neyi güzel bulduğunu, hayatta kalma araçları, ekonomisi, coğrafyası belirler. Eskimolar’a güzel gelen, muhtemelen Ashantiler’in güzel bulduklarıyla aynı olmayacaktır. Modern sınıflı toplumlarda ise karmaşık ideolojik belirleyenler söz konusudur: Mesela, 18. yüzyılda İngiliz hâkim sınıfının deniz manzarasından hazzetmediğini biliyoruz. Fakat yine de tüm kültürlerin “güzel” bulduğu bazı değişmezler var gibi görünmektedir: belli çiçekler, ağaçlar, taş formları, kuşlar, hayvanlar, ay, akan su…
Bizler, kötülüğün alıp başını gittiği, kahır dolu bir dünyada yaşıyoruz – olayları Varlığımızı doğrulamayan, karşısında direnilmesi gereken bir dünya bu. Estetik an, işte bu koşullar altında bize vaatte bulunur. Bir kristali ya da bir gelinciği güzel buluşumuz, o kadar da yalnız olmadığımız, varoluşla tek bir ömrün bize düşündürdüğünden çok daha fazla bir olduğumuz anlamına gelir.
Başta söz ettiğim beyaz kuş gibi insan imali bir nesne karşısında yaşadığımız estetik duygu, doğa karşısında yaşadığımız duygunun bir türevidir. Beyaz kuş, gerçek bir kuştan alınan bir mesajı tercüme etme çabasıdır. Sanatın bütün dilleri, anlık olanı kalıcı olana dönüştürme çabasının sonucunda geliştirilmiştir. Sanat, güzelliğin bir istisna olmadığını, birşeylere rağmen var olmadığını, bir düzenin temeli olduğunu varsayar.
Sanatın doğanın aynası olduğu anlayışı, ancak kuşkuculuk zamanlarında cazip olabilir. Sanat doğaya öykünmez, yaratılışa öykünür – kâh başka bir dünya önermek için, kâh doğanın sunduğu o kısacık vaat ânını büyütmek, onaylamak, toplumsallaştırmak için. Sanat, doğanın ancak zaman zaman göz ucuyla bize gösterdiği şey karşısında verilmiş örgütlü bir tepkidir. Sanat, potansiyel olumlanmayı hiç bitmeyen bir olumlaya çevirmeyi amaçlar. İnsanın daha güven verici bir cevap alma umudunu ilan eder… sanatın aşkın yüzü, daima bir tür duadır.
Beyaz tahta kuş, komşuların içkilerini yudumladığı mutfaktaki ocaktan yükselen ılık havayla salınıyor. Dışarda, eksi yirmi beş derecede, gerçek kuşlar donarak ölüyorlar!

JOHN BERGER “White Bird”

22 Kasım 2011 Salı

Bilim Adamına Suikast


8 Kasım’da, Meksika’nın Morelos eyaletindeki Cuernavaca kentinin Biyoteknoloji Enstitüsü’nde çalışan biyoteknoloji uzmanı Ernesto Méndez, başını hedef alan bir kurşunla öldürüldü.
Biyoteknoloji uzmanına yönelik suikast, daha önce Meksika’daki Monterrey Teknoloji Enstitüsü’nde iki akademisyenin yaralanmasıyla sonuçlanan 8 Ağustos’taki bombalama eyleminden tam üç ay sonra gerçekleştirildi. Bu eylemin, teknoloji karşıtı bir grup tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştı.
Yaban Hayatı Savunanlar (ITS) adlı grup, 21 Eylül’de yayınladığı son bildiride, daha önce yapılan çeşitli bombalı eylemleri üstlendi ve bundan sonra eylemlerine devam edeceğini, ancak hiçbirini üstlenmeyeceğini açıkladı. Bunun ardından Meksika’da pek çok üniversitede bomba ihbarları yapıldı.
http://waronsociety.noblogs.org/post/2011/11/15/mexico-an-analysis-of-recent-anti-tech-attacks-after-the-murder-of-a-biotechnologist/

15 Ekim 2011 Cumartesi

where art thou??

Vegans and animal rights people should be intervening in the occupations movements instead of continuing to remain marginalized while history passes them by. THIS is the moment for us for form alliances, build bridges, and become a driving force of history. 
Talk about vegan outreach possibilities! Instead I have seen the stupidest commentary from vegans, such as they wont partici...pate in the occupations because they are organized by speciesists and non-vegans! 
This is potentially the most important moment in US history in 6 decades and as usual single-issue lifestyle vegans are in the kitchen and supermarkets instead of in the streets. We ALL are affected by capitalist exploitation, state domination, and world banking institutions, and have a common ralllying point here, but I guess no one gets it. We are blowing it and as usual have only ourselves to blame for remaining marginalized, trivialized, an object of mockery and scorn, and letting down the animals in a monumental way. Enough to make me cry.
STEVE BEST

3 Temmuz 2011 Pazar

deney hayvanları laboratuarı

"Ülkemizdeki sağlıklı deney hayvanı ihtiyacının karşılanmasını amaçlayan proje ile Bilkent üniversitesi, Cyberpark, GYİAD, Akbank ve Lab x ortaklığı ile düzenlenen iş fikri yarışmasına katılarak 750 proje arasından birincilik ödülünü almaya hak kazanmıştır. 'Sağlıklı üretim ile sağlıklı deney hayvanı, sağlıklı deney hayvanı ile sağlıklı deney, sağlıklı deney ile sağlıklı sonuçlar' fikrine destek veren iş adamlarının sağlamış olduğu yatırım gücü ile iş fikiri gerçeğe dönüşmüştür."

http://www.kobay.com.tr/bizkimiz.html

2 Temmuz 2011 Cumartesi

biz ve onlar


İnsanlar neden hayatlarını hayvanlarla paylaşma ihtiyacı duyarlar? Diğer insanlarla kuramadıkları bağı ikame etmek, insanlarda bulamadıkları duygusal tatmini onlarda bulmak için mi? Sınıfsal statülerini ve zenginliklerini sergilemek için mi? Bakımlarına muhtaç olan bir canlıya “efendilik” taslayarak iktidar ve tahakküm heveslerini tatmin etmek için mi? Yoksa onlarla birlikte yaşamak, altında başka bir saikin aranmasına hacet olmayan, kendine özgü ve benzersiz bir ilişki deneyimi yaşattığı için mi? 

Leslie Irvine, Biz ve Onlar’da bu sorulardan yola çıkıyor. Önce insanların hayvanlarla herhangi bir fayda veya çıkar beklentisi olmadan kurdukları ilişkilerin tarihine bakıyor. Bu kitapta, insanların asırlar boyu “etinden, sütünden, yününden” yararlandıkları evcil hayvanların değil, insanlara “yoldaş” olan hayvanların hikâyesi anlatılıyor. Hikâye kadim dönemlerde başlıyor; avcı-toplayıcılardan Mısır’ın kutsal kedilerine, Ortaçağ’ın cadılarına, Viktorya döneminin “iffetli” köpeklerinden günümüz kentlerinin “pet”lerine ve evsiz köpeklerine uzanıyor. Irvine bize, hayvanların her çağda, insanın kendi benliğini ve “büyük harfle” İnsan’ı inşa etme sürecinin ayrılmaz parçaları olduklarını gösteriyor. İnsanın insan olma sürecinde hayvanlarla kurduğu etkileşimin ortak zeminini gözler önüne seriyor.

Biz ve Onlar, çev. Serpil Çağlayan, İletişim Yayınları, 2011

kediler üzerinde deney


İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı, İstanbul
Bu çalışmada, akciğer reseptörlerinin normokapnik ve hiperkapnik koşullarda solunum tipi üzerine etkileri kedilere kısmi vagal blokaj uygulanarak araştırıldı. Deneylerde sodyum pentobarbital (30 mg/kg iv) ile anesteziye edilen aortik kemodenerve 10 kedi kullanıldı. Deney hayvanlarında, vaguslar intakt iken, soğuk uygulaması ile miyelinli vagal lişer bloke edildikten sonra vagotomi yapılarak miyelinsiz lişer kesildikten sonra hava ve hiperkapnik gaz karışımları solunması sırasında, soluk hacmi (VT), soluk frekansı (f/dak) ve frenik ENG kaydedildi. Bu parametrelerden solunum dakika hacmi (VE), inspirasyon (TI) ve ekspirasyon (TE) süreleri hesaplandı. Ayrıca ortalama inspiratuar (VT/TI) ve ortalama ekspiratuar akım (VT/TE) hızları saptandı. Bulgularımız, glomus karotikum intakt iken normokapnik koşullarda, yavaş adapte olan (SAR) ve çabuk adapte olan (RAR) akciğer gerim reseptörlerinin inspirasyon süresinin belirlenmesinde etkili olduklarını, buna karşın C-lif reseptörlerinin normokapnide soluk hacminin düzenlenmesinde, hiperkapnide ise ekspirasyon süresinin kontrolünde etkili olduklarını göstermektedir.


1 Temmuz 2011 Cuma

hysteria by zizek

Kadınsı histerik öznellik konusunda kaçınılması gereken iki klişe vardır:

- bir tarafta, (kadınsı) histerik öznenin, gerçeklikle yüzleşemediği için aciz teatral jestlerden medet uman, kafası karışık bir çığırtkan olarak küçümsendiği klişe (siyaset alanından bir örnek, Lenin’den itibaren Bolşeviklerin liberal politik muhaliflerini “gerçekten ne istediklerini bilmeyen” histerikler olarak damgalamalarıdır);
 
-öte tarafta, histerinin bir isyan olarak, kadının beden dili aracılığıyla erkek egemenliğine isyan edişi olarak yüceltildiği klişe.

Histeriyi, son derece ikircikli bir isyan olarak içerdiği karmaşık strateji çerçevesinde kavramak gerekir: Efendi’ye isyan, aynı zamanda, histerik öznenin bir Efendi’ye ihtiyaç duyduğuna, Efendisiz yapamadığına, dolayısıyla basit ve dolaysız bir kurtuluşu olmadığına işaret eder. Bu nedenle, histerinin geçip gitmiş bir çağa ait olduğu, bugün uygarlığımızdaki hâkim “huzursuzluk” biçiminin histeri değil borderline rahatsızlıklar olduğu yanılgısına da düşmemek gerekir: borderline, histerinin çağdaş biçimidir – yani, faili artık geleneksel Efendi değil, Bilim söyleminin uzman-bilgisi olan hâkim seslenme [interpolation] tarzını kabullenmeyi reddeden öznenin durumudur. Kısaca, histerinin klasik biçiminin yerini borderline rahatsızlıklarına bırakması, tamamen, geleneksel Efendi’nin yerini, Bilgi’nin meşrulaştırdığı İktidar biçiminin almasına tekabül eder.

ZIZEK (Woman is One of the Names-of-the-Father)

7 Haziran 2011 Salı

steve best: IT'S WAR!

Bugün ABD ve Britanya gibi ülkelerde çatışmalara sebep olan esas konular ırk, toplumsal cinsiyet, sınıf, küreselleşme veya savaş değil, hayvanların ve yeryüzünün sömürülmesi. Sınıf mücadelesi dönemi bitti; ana-akım feministler, gey ve lezbiyenler, siyahlar, parçalı kimlik politikalarıyla sisteme zarar vermeyecek biçimde marjinalleşmiş durumdalar; solcular ve postmodernistler de kendi içine kapalı seminer ve konferans ağlarında teori parçalayıp “radikal” olma iddiasındalar. Bu arada, yeni eko-savaşçılar, hayvan esirlere ve yeryüzüne özgürlük talepleriyle karanlık gökyüzünü alevlerle aydınlatıyorlar. Britanya’da bir terör uzmanı, Kuzey İrlanda’yla yaşanan gerilimlerin azalmasından beri hayvan hakları hareketinin ülkedeki en büyük “şiddet” kaynağı olduğunu söylüyor. ABD’de “yurtiçi terörist” gruplar listesinin başında kar maskeli ALF ve ELF üyeleri yer alıyor.

STEVE BEST (“It's War!”)
http://www.drstevebest.org/Essays/ItsWar.htm

radical revolution

3 Haziran 2011 Cuma

ALF'ye katılınmaz, ALF olunur


Bugün buradayım çünkü Colorado’daki “Sheepskin” deri fabrikasını yaktım. Birçok insan yaptıklarımdan pişman olmam gerektiğini düşünüyordur. Herhalde benim de şu an nedamet getirip af dilemem bekleniyor. Emin olun, pişmanlık duysam bunu yapardım. Ama yaptığım hiçbir şey için üzgün değilim. Bu mahkemenin otoritesinden de korkmuyorum. Çünkü zulmedenlerin haklarını ezilenlerin ve zulme uğrayanların haklarından üstün tutan hiçbir yasa sistemi adil değildir. 

Bu mahkemenin gerçek ve fiilî bir gücü olabilir, ama benim nezdimde ahlakı yok. Bu mahkeme, ne benim eylemlerimde herhangi bir insana zarar vermemek için aldığım önlemleri dikkate alabilir, ne de koyunların, ineklerin, minklerin, sırf Colorado’daki bir işletme onları hapsedip katlederek para kazansın diye ölene kadar çektikleri işkencelerle ilgilenir.

Hapse girmek hiç umurumda değil. Parayı hayattan üstün tutan bir toplumda, bir savaş suçlusu olmaktan gurur duyarım! Bu mahkeme bilsin ki, işletmelerini yakarak zarara uğrattığım insanlara tek kuruş para ödemeyeceğim! Hepiniz cehenneme gidin ve katlettiğiniz hayvanların kanı üzerinden kazandığınız her kuruşu mezarınıza götürün!

Beni destekleyen dostlarıma: Yanımda olup bu mahkemeye ve hayvanları sömüren herkese, hareketimizin kararlılığı yüzünden özür dilemeyeceğini gösterdiğiniz için teşekkür ederim. Tüccarların çıkarları pahasına duyarlılığımızdan vazgeçmeyeceğiz! Yeryüzünün ve onun üzerinde yaşayan hayvan toplumlarının ölümünden sorumlu olanlardan hesap sormayı asla bırakmayacağız! Kötülüğün galip gelmesi için, iyilerin hiçbir şey yapmamaları yeterlidir derler. İnsan dışındaki hayvanların esaretini, zulme uğramasını, katliamını önlemenin tek yolu, onlar için savaşmaktır!

Elinizden geleni yapın, yapmanız gerekeni yapın, vegan savaşçılar olun ve katillerle asla işbirliği yapmayın. Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF) tek yoldur. İnsanlık tarihinde hem kişisel olarak bu kadar güçlü hem de dünya çapında bu kadar etkili olan çok az hareket vardır. ALF’ye katılınmaz, ALF olunur! 

Ceza alacak olmam sizi yıldırmasın. Öfkemi ve sevgimi kimse benden alamaz. Birilerinin bir hayvanı özgürleştirip kafesini kırdığı her anda öfkem ve sevgim yaşıyor! Bir aktivistin katliamı meşrulaştıran yasalara boyun eğmeyi reddettiği her anda öfkem ve sevgim yaşıyor! Karanlık gökyüzünün, hayvan sömürücülerinin işletmelerinden birinin alevleriyle yanıp tutuştuğu her anda öfkem ve sevgim yaşıyor!

Sözlerim bu kadar Sayın Hâkim, hapse gitmeye hazırım.

WALTER "YALNIZ KURT" EDMUND BOND (34)
11 şubat 2011'de, bir deri fabrikasını ve "kaz ciğeri" sunulan bir restoranı kundaklamaktan 8 yıl hapse mahkûm edildi.

8 Mayıs 2011 Pazar

Chelsea Gerlach, 23 kundaklama olayında yer aldığı gerekçesiyle 2007 yılında Oregon'da 9 yıl hapse mahkûm edildi. "The Family" (Aile) adlı hücrenin üyesi olan Gerlach, Ekim 1998'de Bill Rodgers'la birlikte Colorado'daki bir kayak merkezindeki tesisleri kundaklayarak 24 milyon dolar zarara yol açtı.

Bill Rodgers, nam-ı diğer Avalon, Arizona eyaleti Prescott kentindeki Catalyst Infoshop'ın sahiplerindendi. 7 Aralık 2005'te FBI'ın "Backfire" harekâtı kapsamında tutuklandı. 21 Aralık 2005'te hapishanedeki hücresinde ölü bulundu. Polis Rodgers'ın plastik bir poşet kullanarak intihar ettiğini öne sürdü. 

7 Mayıs 2011 Cumartesi


Conspiracy to Commit Arson of United States Government Property and of Property Used in Interstate Commerce; Conspiracy to Commit Arson and Destruction of an Energy Facility; Attempted Arson of a Building; Arson of a Vehicle; Arson of a Building; Destruction of an Energy Facility

JOSEPHINE SUNSHINE OVERAKER


Subject Image Subject Image Subject Image

most wanted terrorist

A fugitive animal rights activist believed to be hiding outside the United States has become the first domestic terror suspect named to the FBI's list of "Most Wanted" terrorists.

Daniel Andreas San Diego, a 31-year-old computer specialist is wanted for the 2003 bombings of two corporate offices in California.

Authorities say San Diego has unusual tattoos, including one that shows a burning field and proclaims, "It only takes a spark."

FBI Assistant Director Michael Heimbach announced San Diego's addition to its "Most Wanted" terrorists list at a press conference Tuesday.

In the global search for the suspect, Heimbach said the Federal Bureau of Investigation has spoken to officials in Germany, Britain, Costa Rica, France, Spain Denmark, Austria, Italy, the Czech Republic, Mexico, Argentina, the Philippines, and Chile.

An arrest warrant was issued for San Diego after the 2003 bombings in northern California of the corporate offices of Chiron Corp., a biotechnology firm, and at Shaklee Corp., a nutrition and cosmetics company. The explosions caused minor damages and no injuries.

A group calling itself "Revolutionary Cells" took responsibility for the blasts, telling followers in a series of e-mails that Chiron and Shaklee had been targeted for their ties to a research company that conducted drug and chemical experiments on animals.

Officials have offered a $250,000 reward for information leading to his capture, five times the reward amounts offered for other so-called eco-terrorists wanted in the U.S.

The FBI says animal rights and environmental extremists have been responsible for over 1,800 criminal acts and more than $110 million in damages. Currently, the bureau is investigating 170 animal rights or environmental extremism incidents.

Law enforcement officials describe San Diego as a strict vegan who possesses a 9mm handgun. On his abdomen, he has tattoo images of burning and collapsing buildings. 

http://www.guardian.co.uk/world/feedarticle/8466234

29 Nisan 2011 Cuma

tabaklardaki holokost

Zulme uğrayanlar, kitleselleştikçe nesneleşirler. Bir sınaî çiftlik veya mezbaha görüntüsü (veya tasvirleri), tıpkı kitleler halinde gaz odalarına giden holokost kurbanları gibi, veya savaşlarda ölen isimsiz kurbanlar gibi, kitlesel bir kıyımın anonim kurbanlarını gösterir; laboratuvarlarda çekilmiş gizli kamera görüntüleri, her biri bakan açısından diğerinden farksız olan yüzlerce “hayvan”ın maruz kaldığı akıl almaz işlemleri gösterir. “Hayvan” kategorisi altında ve mezbaha ya da laboratuvar ortamında, tavuklar, inekler, domuzlar, fareler, tavşanlar gibi birbirinden çok farklı hayvan türleri kitleselleşirler. Hiçbir şey, doğallaştırılmış tanımının sınırları dışına çıkmaz: Mezbaha hayvanların öldürüldüğü yerdir, inekler veya tavuklar insanlar yesin diye öldürülen hayvanlardır, mezbaha çalışanı hayvanları öldüren kişidir, doktorlar hayvanlar üzerinde deney yaparlar

27 Nisan 2011 Çarşamba

dil vs. söylem


İnsan formunu diğer canlılardan ayıran genel özellik —insanı konuşma yetisine sahip bir hayvan olarak gören Batı metafizik geleneğinin savunduğunun tersine— dil değildir; dil ile konuşma arasındaki, semiyotik olan ile semantik olan arasındaki, gösterge sistemi ile söylem arasındaki ayrımdır. Aslında hayvanlar dilden yoksun değildirler, bilakis, daima ve mutlak surette dildirler. Bir ağustos böceğinin sesini duyan Mallarmé’nin, insan sesine karşılık “tek ve bölünmez” diye tanımladığı “bilmeyen yeryüzünün kutsal sesi”, hayvanlarda hiçbir kesintiye ya da bölünmeye uğramaz. Hayvanlar dile girmezler, zaten dilin içindedirler. Oysa insan, önce çocukluk aşamasından geçerek, dil öncesi bir evreden geçerek, bu tek dili böler ve konuşmak için önce kendini dilin öznesi olarak kurmak –ben demek– zorundadır. O halde, dil hakikaten insanın doğasını tanımlıyorsa, o zaman insanın doğası daha kaynağında bölünmüş demektir, çünkü çocukluk ona süreksizliği ve dil ile söylem arasındaki farkı getirmiştir.

GIORGIO AGAMBEN (Infancy and History: The Destruction of Experience)

içkinlik vs. aşkınlık

Hayvanlık, dolaysızlık veya içkinliktir. Bu durum, bir hayvanın diğerini yemesiyle belli olur. Bir hayvan diğerini yediğinde, bu, yeme eylemini gerçekleştiren hayvanın benzerliği veya aynılığı koşuluna dayanır – içkinlikle kastedilen budur. Yiyen hayvanın yenen hayvan karşısında hiçbir aşkınlığı yoktur. İki hayvan arasında fark vardır, ama yiyen hayvan kendini yenen hayvandan bu mesafeyle ayırt etmez. Başka bir hayvan tarafından yenen hayvan, bir nesne olarak verili değildir. Bir nesneyi, bir şeyi, nesne sayılmayı reddeden bir insana bağlayan ilişkiye benzer bir tahakküm ilişkisi söz konusu değildir.
Hayvan dünyasında efendiliğin izi yoktur; onun, üzerinde hâkimiyet kurduğu hiçbir şey, birini bağımsız ötekini bağımlı kılan hiçbir şey yoktur. Hayvanların tümü eşit kuvvete sahip değildir, ama bu sadece niceliksel bir farktır. Aslan, hayvanlar âleminin kralı filan değildir – bu, insanbiçimci bir hurafeden ibarettir. Aslan, hareket eden sularda, daha küçük dalgaların üzerine devrilen büyük bir dalgadır.
Rakibini yenilgiye uğratan bir hayvan, ötekinin ölümünü bir zafer gibi algılamaz – çünkü rakip, ölümünün yeniden tesis edemeyeceği bir sürekliliği bozmuş değildir. Bu süreklilik sorgulanmamıştır. “Galip” çıktığı savaştan sonra bakışlarına sinen kayıtsızlık, içinde yaşadığı dünyayla, suyun su içinde olması kadar bütünleşmiş bir varoluşun göstergesidir.
Bize, içinden çıktığımız bu hayvan yaşamından daha kapalı bir şey yoktur. Bizim düşünme biçimimize, sessiz kainatın göbeğindeki yeryüzünden daha yabancı bir şey yoktur. Hayvan yaşamı, huzursuz edici bir muamma gibi dikilir karşımızda.

GEORGE BATAILLE (Theory of Religion)

bold native

Trailer

16 Nisan 2011 Cumartesi

gün doğmadan -derrida 3

Hayvanlara karşı baskıcı tutumun aksiyomu, Kant’tan Heiddeger’e, Levinas’a ya da Lacan’a kadar -bu söylemler arasında ne fark olursa olsun- Descartesçı söylemle ilgilidir. Belli bir hukuk felsefesi ve insan hakları bu aksiyoma bağlıdır. O halde, hayvanlara değil de, kimi hayvanlar sınıfına, insan haklarına eş haklar sağlamak, yıkıcı bir çelişki olacaktır. Bu çelişki, beslenme için, deneyler vs. için hayvan malzemesinin sömürülmesinin dayanağını oluşturan felsefe ve adalet aygıtını üretir (bu sömürü zorbalıkla, yani gücün kötüye kullanılmasıyla olur). 

Bilinçli ya da bilinçsiz nedenlerle, bir dönüşüm zorunlu ve kaçınılmazdır. Bazen ağır ağır, bazen hızlı ve çabuk olan, insanlar-hayvanlar arası ilişkilerin değişimi, muhakkak ve sadece bir temel kural, bir haklar bildirgesi ya da bir yasa koyucunun buyruklarına ait bir mahkeme biçimini almayacaktır. Bir yasama mucizesine inanmıyorum. Zaten, az ya da çok görgüye dayanan bir biçim önceden beri vardır, bu da hiç yoktan iyidir. Ama bu biçim, endüstriyel hayvan yetiştirme ya da ticaretinin “teknik-bilimsel” hastalıkbilimlerini ve kesimleri engellemez.

Elbette, bunca canlı türleri arasında birtakım aşılmaz sınırlar, indirgenemez farklılıklar vardır. Kim, körlüğü budalalığa vardırmadan bunu yadsıyabilir? Ama İnsan ile Hayvan arasında bir tek sınır, tek ve bölünmez bir sınır yoktur.            

JACQUES DERRIDA (Gün Doğmadan)

gün doğmadan - derrida 2

Jeremy Bentham’ın dile getirmekten pek hoşlandığım bir sözü var: “Sorun, onların konuşup konuşmadıkları değil, açı çekip çekmedikleridir.” Zira evet, biz bunu biliyoruz ve hiç kimse bundan şüphe etmeye cesaret edemez. Hayvan acı çeker, acısını gösterir. Bir laboratuvar deneyine, hatta bir sirk eğitimine tabi tutulduğunda bir hayvanın acı çekmediğini düşünemeyiz. Bir kamyona yığılmış ve doğrudan ahırdan mezbahaya gönderilen, hormonlarla beslenmiş sığırların geçtiğini görünce, onların acı çekmediklerini nasıl düşünebiliriz? Hayvanların acısının olduğunu biliriz, hissederiz bunu. Ayrıca endüstriyel kesimle hayvanlar eskisinden çok daha fazla acı çekerler. 

İnsan dünyası büyük bir bozulup yapılma aşamasından geçiyor. En iyisi de, en kötüsü de beklenebilir elbette. Ama basit bir etyemezcilik övgüsü yapmadan, et tüketiminin hiçbir zaman biyolojik bir zorunluluk olmadığı ileri sürülebilir. Sadece proteine ihtiyacımız olduğundan et yemeyiz – protein başka yerden de bulunabilir. Hayvan tüketiminde, ölüm cezasında da olduğu gibi, kurbanla ilgili bir yapı vardır, yani sürüp giden ve çözümlenmesi gereken eskil yapılara bağlı bir olgudur bu. Kuşkusuz ya hiçbir zaman et yemekten vazgeçilmeyecek, ya da az önce salık verdiğim gibi, etin yerini tutacak bir şey yenecek. Ama belki de niteliksel koşullar, nicelik, niceliğin değerlendirilmesi değişecektir – genel beslenme alanının düzenlenmesi gibi.

Şiddetin yasaklanmasının, sapkın bir etkiyle, daha büyük yeni şiddetlerin ortaya çıkmasına yol açabileceğini ileri sürersek, şiddetin tamamen ortalığı kaplaması ve insanların buna karşı elinin kolunun bağlanması tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz. “Bastırılmış” olduklarını ya da daha korkunç bir şekilde yeniden ortaya çıkabileceklerini öne sürerek, ırkçı, yabancı ve Yahudi düşmanı ya da cinsiyetçi şiddeti mahkûm etmekten, ya da bunları ifşa etmekten vazgeçmemiz mi gerekir? Ben her şeyi yasaklamak istemiyorum, ama hiç yasaklamamak da istemiyorum. Hayvanlara kötü muameleye, haksızlığa, ırkçılığa, Yahudi düşmanlığına vs. yol açan şiddetin kökünü kazıyamam elbette, ama bu bahaneyle de, bunların yabanıl bir şekilde gelişmesine göz yummak da istemem. Ahlaksal sorumluluğun güçlüğü, yanıtın hiçbir zaman bir evet ya da bir hayırla geçiştirilememesidir. Verili bağlamda, tekil bir yanıt vermek, karar verilemezliğin tahammülü içinde bir karar tehlikesini de göze almak gerekir.      

JACQUES DERRIDA (Gün Doğmadan)

Gün Doğmadan - Derrida

 Bazıları Hitler’in etyemezciliğinden vejetaryenlere ve hayvan dostlarına karşı kanıt elde etmeye çalışır. Bu gülünç sav, hemen hemen şöyle der: “Nazilerin, özellikle de Hitler’in hayvansever olduklarını unutuyorsunuz! Demek ki hayvanları sevmek insandan nefret etmek veya onu küçük düşürmek demektir! Hayvanlara karşı acıma duygusu Nazi acımasızlığını ortadan kaldırmaz, bu duygu bu vahşetin ilk belirgisidir hatta!” Kanıt bana kaba bir yalan gibi görünüyor. Kim bu kıyas parodisinin bir ikincisini doğrulayabilir? Ve bizi nereye yönlendirecektir? Kusursuz bir hümanizm provası yapmak için hayvanlara karşı kan dökücülüğü çoğaltmaya mı?

Kantçı özerklik, insan onuru, özyönelim ya da ahlaksal özkararlılık kavramlarında, sadece doğa üzerinde bir baskı ve egemenlik tasarısını değil, gerçek bir düşmanlığı, “hayvanlara karşı yönlendirilen” acımasız bir nefreti deşifre ettiğini ileri süren Adorno’nun bir metnini (baştan sona rahatlıkla benimseyerek) çözümlemiştim bir metnimde. Adorno bu yönde çok ileri gider. İdealist bir sistemde gizilgüç olarak hayvanların oynadığı rolle, faşist bir sistem için Yahudilerin oynadığı rolü karşılaştırmaya cesaret eder. Şimdi iyi bilinen ve zaten çoğu zaman inandırıcı bir şekilde kendini kabul ettiren bu mantığa göre, hayvan ve Yahudi figürlerine kadın ve çocuklar da, hatta engelliler de katılacaktır. 

JACQUES DERRIDA (Gündoğmadan, çev. Kenan Sarıalioğlu, Dharma)

13 Nisan 2011 Çarşamba

EMPTINESS IS FORM

Our bodies are given life from the midst of nothingness. Existing where there is nothing is the meaning of the phrase, "Form is emptiness." That all things are provided for by nothingness is the meaning of the phrase, "Emptiness is form." One should not think that these are two separate things.

-- Hagakure, The Way Of The Samurai

7 Nisan 2011 Perşembe

kurban

Bilimsel bilgi geliştikçe, dünyamız da o ölçüde insanlıktan çıktı. Artık insan kendini doğanın parçası gibi hissetmiyor ve doğal olaylarla arasındaki duygusal “bilinçdışı birliği” kaybetti. Artık taşların, bitkilerin ve hayvanlarn sesi insanla konuşmuyor, insan da, duyabileceklerine inanarak onlarla konuşmuyor.   

(Carl Jung “Approaching the Unconscious”) 


Jung’un, 1961’de, insanlığın yakın çevresinden hayvanları dışladığı süreci tarif etmek için “insanlıktan çıkmak” ifadesini kullanması ilginçtir. Jung’a göre, hayvan varlığının yerinden edilmesi, hayvanların değil bizim dünyamızı eksiltmiştir. Hayvanların yokluğu, insan dünyasının insaniyetini zayıflatır. Jung’un iddiası, hayvan kurbanının koşullarını ters çevirir: daha önce, insanlar hayvanları dışarda bırakarak özerkliklerini kuruyorlardı; oysa şimdi, hayvanların dışlanmasından zarar gören, insan dünyasıdır. Modern dönemde insanlar, artık dünyada seslerini duyulur kılmayan hayvanların eksikliğini çekmektedirler.  

Freud’un, yasın sebeplerine dair açıklamaları, insanlığın hayvanlardan uzaklaştığı süreci anlamamızı ve böylesi bir ayrılığın yarattığı yasın belirtilerini yorumlamamızı sağlar. İnsanlar hayvanları kendi çevrelerinin ve varoluşlarının ayrılmaz parçası olarak kabul ettikleri zamanlarda, iki var olma biçimi –hayvan ile insan­– farklılaşmamıştı. İnsanlar henüz hayvanlardan ayrı bir varlığa sahip değillerdi.  Hayatta kalma mücadelesinin zorlukları hafifledikçe, insanlar kendileriyle ilgili bir farkındalık geliştirmeye ve hayvanları kendilerine yabancı varlıklar olarak görmeye başladılar. Bunun sonucu olarak hayvan, metamorfoz geçirerek başka bir yaratığa dönüştü; kendine ait, yeni bir topolojide yaşamaya başladı ve insanlık kaybettiği eski benliğinin ardından tuttuğu yasla baş başa kaldı. Bu, benliğin ardından tutulan bir yastı – tam da insanın insan-oluş sürecinde insanlıktan çıkan bir benlikti bu.

AKIRA MIZUTA LIPPIT (Electric Animal)

2 Nisan 2011 Cumartesi

ofans vs. defans

Bugün bir sürü insan, içinde yaşadığımız toplumu reddediyor. Bu insanların sayısı her geçen gün artıyor. Kimileri bunun iyi bir şey olduğunu düşünebilir, ama bence bu, giderek büyüyen çevre krizine bir çözüm değil. Uygar toplumdan el etek çeken bu insanlar, medeniyet dediğimiz bu ölesiye yarışa katılanlardan bir gömlek yukarda olabilirler, ama çoğu, hepimizi öldürmekte olan bu makineyi parçalamak için hiçbir şey yapmıyor. Bence, tüketim toplumundan kaçan ama onunla savaşmayan insanlar, korkaklar. Savaşmak derken, tüketimcilikten uzak durmayı kastetmiyorum, bütün yaşam formlarını tehdit eden ve yok eden lanet olası şirketleri yerle bir etmeyi kastediyorum. Doğru, alternatif yaşam yollarını yeniden öğrenmemiz gerekiyor, ama doğayla iç içe yaşamayı yeniden öğrenmek bu denklemin sadece bir tarafı, çünkü doğayla istediğiniz kadar barışık yaşayın, her şey ölürse siz de ölürsünüz. İşte bu yüzden o şirketlere durmadan, acımadan saldırmanız gerekiyor, çünkü onlar ekosistemlerimize tam da bunu yapıyorlar. Havamız, suyumuz, toprağımız saf zehirden ibaret olduğunda o küçük eko-köylerimiz bir boka yaramaz. Tüketim zihniyetini yok etmeliyiz, ama daha da önemlisi, tüketimciliği yaratan ve sürdüren kurumları yok etmeliyiz. İnsanlar, uyanık oldukları saatlerin çoğunu çalışarak ve onlara zaman ve enerji kazandıran eşyaları satın alarak rahata ve güvenliğe kavuşacaklarına inandırılıyor. Bunun saçmalığını gören tek kişi ben miyim? Neyse ki hayır. Ama bu saçmalığı görenlerin, bu çalış/tüket/geber kültürüne katılmaktan vazgeçseler bile ona katılan başkalarının bizi zehirlemeye devam edeceğini görmeleri gerekiyor. En etkili taktik, bu kanserli toplumu var eden fabrikaları, enerji tesislerini ve laboratuvarları yıkarak tüketimi daha üretim noktasındayken yok etmektir. Sanayi toplumunu yıkmaya harcanmayan her saniye, kendimizle birlikte tüm diğer canlıların yok edilmesine göz yummak demektir.
CRAIG "CRITTER" MARSHALL
36 adet cipin kundaklanmasından 5 yıla mahkûm
#13797662, 777 Stanton BLVD., Ontario, Oregon 97914 ABD

hayvanlara bakmak II


Sanayileşmiş dünya çocuklarının etrafı hayvan imgeleriyle çevrilidir: oyuncaklar, çizgi filmler, envai çeşit süsleme malzemeleri... Çocukların hayvanlara duydukları kendiliğinden gibi görünen bu merak, durumun her zaman böyle olduğunu düşünmemize sebep olabilir. Kuşkusuz, ilk oyuncakların bazılarında (insanların çok büyük kısmı oyuncaktan habersizken), hayvan figürleri kullanılmıştı. Aynı şekilde, dünyanın dört bir yanında, çocukların oynadıkları oyunlar ya gerçek ya da hayalî hayvanları içermiştir. Ama hayvan röprodüksiyonları, ancak 19. yüzyılda, orta sınıf ailelerin çocuklarının ortamının ayrılmaz parçası olmuştur.

Daha önceki asırlarda, hayvan oyuncaklarının oranı azdı ve bunlar gerçekçi değil sembolikti. Geleneksel bir tahta at ile atlıkarınca arasındaki farkta bunu görmek mümkündür: ilki, çocukların süpürge sapı gibi üzerine bindikleri bir sopa ile başı andıran bir figürden ibarettir; ikincisi ise, en ince ayrıntılarına kadar işlenmiş, gerçekçi biçimde boyanmış, deri yuları ve gerçek atlardan alınmış yeleleriyle koşan bir at gibi hareket etmek üzere tasarlanmış bir at “röprodüksiyonu”dur. Atlıkarınca bir 19. yüzyıl icadıdır.  

Hayvan oyuncaklarının gerçeğe yakın olması yönündeki bu talep, imalatta farklı yöntemlerin benimsenmesine yol açtı. İlk peluş hayvanlar üretildi, bunların en pahalı olanlarında gerçek hayvan derisi –çoğunlukla ölü doğan buzağıların derileri– kullanılıyordu. Aynı dönemde, çocukların yatarken yanlarına aldıkları –ayı, tavşan gibi– yumuşak hayvan oyuncakları ortaya çıktı. Gerçekçi hayvan oyuncakların imalatı ile, halka açık hayvanat bahçelerinin kuruluşu, aynı döneme denk geliyordu. 

Hayvanat bahçeleri, gerçekçi hayvan oyuncakları ve hayvan imgelerinin ticarî olarak yaygınlaşması, bunların tümü, hayvanların gündelik hayattan kopmasıyla başladı. Bu icatların, söz konusu kopuşu telafi ettiği düşünülebilir. Ama gerçekte bunlar, hayvanların bizden ayrılması gibi, aynı amansız sürecin parçasıydı. Hayvanat bahçeleri, hayvanların nasıl tümden marjinal hale getirildiklerini gösteriyordu. Gerçekçi oyuncaklar, yeni hayvan kuklalarına olan talebi artırdı: kentli pet. Hayvanların imgelerde yeniden üretilmesi –biyolojik üremeleri gittikçe daha az tanık olunan bir manzara haline geldikçe–, hayvanların hiç olmadıkları kadar uzak ve egzotik kılınmalarına yol açtı.

Hayvanlar her yerde kayboluyorlar. Hayvanat bahçelerinde, kendi kayboluşlarının canlı abideleri konumundalar. Kapitalizm kültürü açısından bu tarihî kaybın geri dönüşü yoktur.

JOHN BERGER ("Why Look at Animals")

hayvanlara bakmak I

Halka açık hayvanat bahçelerinin kurulması, hayvanların gündelik hayattan kayboldukları bir dönemin başlangıcına rastlar. İnsanların hayvanlarla karşılaşmak, onları gözlemlemek için gittikleri hayvanat bahçeleri, aslında bu tür karşılaşmaların olanaksızlığını kanıtlayan abidelerdir. Modern hayvanat bahçeleri, tarihi insanlık kadar eski olan bir ilişkinin mezarına yazılmış kitabelerdir. 

Hayvanat bahçeleri ilk kurulduğunda –Londra’da 1828, Paris’te 1793, Berlin’de 1844– ülkelerin başkentlerine hatırı sayılır bir saygınlık kazandırmıştı. Bu saygınlık, özel kraliyet hayvan koleksiyonlarına atfedilen prestijden farklı değildi. Bu koleksiyonlar, imparatorun ya da kralın gücünün ve zenginliğinin göstergeleriydi. Aynı şekilde, 19. yüzyıldaki kamusal hayvanat bahçeleri de modern sömürgeci gücün kanıtlarıydı. Hayvanların yakalanıp tutsak edilmesi, bütün uzak ve egzotik toprakların fethini simgeliyordu.

Fakat, 19. yüzyıldaki diğer tüm kamu kurumları gibi, hayvanat bahçesi de, her ne kadar emperyalizm ideolojisine dayanak oluştursa da, yurttaşlıkla bağlantılı bağımsız bir işlevi yerine getirme iddiası taşımalıydı. Bu, hayvanat bahçesinin farklı türde bir müze olduğu, halkı bilgilendirme ve aydınlatma amacı taşıdığı iddiasıydı. Bu nedenle hayvanat bahçeleri hakkında sorulan ilk sorular tabiat bilimiyle ilgiliydi; sonra, böylesi gayri tabii bir ortamda bile hayvanların doğal yaşamlarının incelenebileceği düşünüldü.          

JOHN BERGER (“Why Look at Animals”)

1 Nisan 2011 Cuma

kuzuların sessizliği

Bilindiği gibi, Derrida hayatının son on beş yılında, “logosantrizm”e uyguladığı yapısökümü bir adım ileri götürüp, “karnofallogosantrizm” diye adlandırdığı şeye odaklanmıştır – yani, Batı kültürünün türcü ekonomisinde hayvanların suçluluk duygusundan azade biçimde öldürülüp yenmesinin teşvik edilmesine. 

Batı kültüründeki bu unsuru kısa yoldan incelemek için, Cary Wolfe ile John Elmer'in, Jonathan Demme'in 1992 tarihli Kuzuların Sessizliği adlı filmiyle ilgili çalışmalarından söz edeceğim. Filmin ana karakterleri, şu veya bu şekilde hayvanlarla bağlantılıdır. Filmin başkahramanı Clarise Starling, çocukluğunda, kesilen kuzuların sessizliğiyle özdeşleştiği bir travma yaşamıştır; Buffalo Bill, genç kadınları öldürüp derilerini yüzerek kendisine giysi yapar; ve Hannibal Lecter, ince zevk sahibi o müthiş uygar canavar, bir bardak İtalyan şarabı eşliğinde pişmemiş insan eti yemeyi en seçkin zevki olarak benimser.

“Yamyam Hannibal”, insan-hayvan karşıtlığını yapısöküme uğratır: her iki kategoriyi de somutlaştırır. Hayat görüşü, korkutucu derecede basittir: “Hayvanları yiyorum, bu nedenle insanları yemiyorum” demek yerine, “hayvanları yiyorum, bu nedenle insanları da yiyorum” der. Böylece Lecter, her daim gülen yüzü ve tatlı diliyle, uygarlık ile vahşiliğin birliğini simgeler. 

Hitabeti güçlü bir flozof olan Lecter, konuşma organı olarak dille ilgili derin duyarlılığın farkındadır ve bundan keyif alır. Ama dili, istediği zaman, kelimeden ete çevirmek suretiyle metafor olmaktan çıkarmaktan da zevk alır: Lecter için “dil, nihayetinde maddedir,” diye yazar Wolfe ile Elmer, ve bu nedenle “yemesi de zevklidir (nitekim, hemşirenin dilini dosdoğru başından koparıp yemekte bir an tereddüt etmez)”.

Hannibal'in ve Ezop’un dil şölenleri, olağanüstü felsefe yemekleridir; ikisi de, ayrı eleştirel noktalardan, Batı toplumunun karnofallogosantrik temellerini masaya yatırır. Hannibal’in şöleni, insan ile hayvanı, kelimeler ile şeyleri eşitleyerek her türlü metaforik ayrımı yerle bir etmek suretiyle bu temelleri derinden sarsar. Ezop ise, hayvanların dili ile insanların dilini eşitlerken, bu “animetafor”ları evcilleştirici bir yöne çevirerek, etobur ile yamyam arasındaki sınırı –silinmesine ramak kalan bir noktada da olsa– korur ve böylece uygarlığın dile dayalı sınırlarını muhafaza eder. Başka deyişle, Ezop, filozof efendilerine sunduğu dilsel şölenden nasiplenmezken, Filozof Kral Lecter, kendi-içinde-şey’i yer.

PETER TRAVIS ("Aesop's symposium of animal tongues")